intizar
<!– @page { size: 21cm 29.7cm; margin: 2cm } P { margin-bottom: 0.21cm } –>
Gözlerin dokunuyor kalbime ey cefakar
Öyle uzun bir hicran sundun ki hayatıma
Zehrini yudumluyor ruhum melankolini
Lambalar sırılsıklam gönlümde sönmesin yar
Ellerin ab-ı hayat, gülüşün yar, sesin yar
Rüzgar mıdır, yağmur mu dumanlı bakışların
İrkiliyor durmadan bedenim, hülya mıdır
Neş’eme ızdırabın çektiği perdesin yar
Umudumun maviye büründüğü yerde mi
Mahulyam, ey şebnem edalım, nerdesin yar
Unutma ceylanların çölleri sevdiğini
Toprak neva sırrını ezberliyor göklerin
Renkler uğursuzluğu fısıldayıp duruyor
Ülfetim nevbaharı bekliyor, bilesin yar
Zarif bir düğüm gibi duruşun yar, sesin yar
Gülleri incinmesin masum dudaklarının
Aldırma, leylakların solduğuna içimde
Ruşenimsin ey canım, beyaz bir lalesin yar
Işığısın şehrayin kalıntısı ömrümün
Sensizim, avareyim; durmayıp gelesin yar
Esrarengiz şarkılar dinliyorum geceden
Neden ıslak bilmem ki, çehresi yıldızların
Mestediyor ruhumu endamın, ey cefakar
Eridim; ırmağa döküldüm; şulesin yar
Neden resimler gibi hercaidir sesin, yar
Ey deniz yürüyüşlüm, ey hüznümün kaynağı
Küskün ırmaklar bile benden daha mutludur
Şafakta billur olup, gönlüme giresin yar
Eski umutlarımın son bulduğu yerde mi
Sihirli akşamların ülkesinde misin yar
İlkin şakayıkları okşayan parmakların
Nedense, kanatlanıp uçtu yalnızlığıma
Anladım aynaların seni kıskandığını
Şeydayım, efkarlıyım; duyup da gülesin yar
Efsunlu duygularla sarsılıyor benliğim
Hasretim ey cefakar, süreyya gözlerinde
Ebedi nalan oldu gözyaşım; silesin yar
Pusatsız suvariler gibiyim yollarında
İntizarın alnıma vurduğu halesin, yar
Çeşmeler kurumaya yüz tutmuşsa içimde
İklimler lanetini kusuyorsa ötenin
Mahşere aralanan kapıdır şimdi zaman
Dil-rübasın, mümayiş sultanı, didesin yar
Ellerin ıtır dalı; duruşun yar sesin yar
Çakıyor yüreğimde şimşekleri ferdanın
Işık ol, perdesinden kurtar beni sevdanın
Nerdesin? ..Rüyada mı? ..Sanki mazidesin yar
Lalezarı solgundur melal yolculuğunun
Ilıksın, uykudasın, safsın, güzidesin yar
Yasaklara nigehban olma, ey mah-ı zemin
Orkideler seninle büyüsün bahçemizde
Rahmeti özümleyen bir bende-i numune
Olalım yeryüzünde, ey can, hep tazesin yar
Gurbetin lisanıdır gülüşün yar, sesin yar
Üflerken erdemi maveradan hicabın
Zümrüdüanka neden alev alev yanıyor
Ey enis-i mücella, sen ki, yelpazesin yar
Limanısın ruşenimin bela okyanusunun
Semadan damla damla inen firuzesin yar
Esirinim; ey nur-u nigahı, m, yakma beni
Sonsuzlığa seninle varalım, ey cefakar
İliğime işledin; no’lur, bırakma beni
Nazlısın; nazarındır ufuklarımı saran
Ayrılık acısıdır damarlarımda kıvranan
Yorgunum, yaralıyım; no’lur, bırakma beni
Şahikasın; şavkınla tutuştu hücrelerim
Esirinim; ey nur-i nigahım, yakma beni
Nurullah Genç
Ayasofya:Trabzon’un siyah gülü
Arka bahçesinde, bir cennet elması ağacının altında, üzeri kar manzaralı porselen fincanda orta şekerli bir Türk kahvesi içtiğim günden beri ben Ayasofyalı Ayasofya benli. Habbeyi kubbe eden kalbim, çileli kentimin kalabalığından uzakta, bu saklı bahçeye ilk kez sığındığında elimde bir Dostoyevski romanı, arasında bir filbahri dalı, demek mevsimlerden ilkyazdı. Bu günse eylül ayazı.
O gün bu gün, Karadeniz üzerinden çemberler çizerek Batum’a doğru ilerleyen yunus sürülerini, yoluma tüylerini bırakan mavi kuşları, yerle göğü yaklaştıran yağmur fırtınalarını hep bu bahçeden seyrettim. El değmemiş ağustos sabahlarında kırmızı sardunyanın su değdiğinde kokusunu nasıl saldığına baktım hayretle. Çok cümle eskittim. İçimi burada döktüm kelimelere, kimi başardım kimi yarı yollarda kaldım. Ama sevinçli bir mesneviye başlarken de, yangınlı bir eski zaman hikâyesini tamamlarken de hep buradaydım.
Hissi kaybolmuşsa, her hatıra şimdi sadece kuru bir bilgi. Tecrübeye katkısı olsa da sadece basit bir yük olduğu neden söylenmesin? Kendi içime bakarsam arka bahçeden hiç çıkamayabilirim. Lâkin bu gün Kommenoslar’ın taç yapısı, Fatih Mehmed’e Trabzon’un armağanı bu siyah gülü sanki ilk kez görüyorum.
Yapının en gösterişli cephesi güneye bakıyor. Kommenoslar’ın yırtıcı kartalı bir baş farkıyla Selçuklu kartalına nazire. Kanatlı atlar çifte güvercinlerle; çerçeveli hilâl ve yıldızlar istiridye biçimleriyle iç içe. Ve vahye dayalı her dine göre o ilk hikâye: Cennet zamanları, yasak meyve.
İçeride “İsa’nın Dirilişi”. Ama şüphe! “Bu, İsa mıdır?” Kimlik ispatlamanın en kestirme yolu yaraları göstermek. İsa böğründeki yarayı gösteriyor, dokun, diyor şüphecisine, çekinme. Ve: “Son Akşam Yemeği”. Yehuda hâlâ usulca yaklaşıyor: “Öptüğüm odur”. Vali Platus hâlâ ellerini yıkıyor. “Benim suçum bu günahtan beridir”.
Işık: Zaman. Ayasofya’nın serin taş duvarları arasında zaman üst üste yığılı duruyor. Ama su gibi de akıyor. Bu kırılmış parçalanmışlıklara, bu taş üstünde taş kalmamışlıklara bakınca insanın taşa da o kadar güvenesi gelmiyor. Her şey gelip geçici. Taşlar bile üzerine kazınmış isimleri hakkıyla muhafaza edememişken hangi bellek, üzerinden geçeni gitmez diye biliyor? Bahçeye çıkıyorum. Dış duvarda yelkenli oymaları. Bir deniz kentinde yaşayan insanlar bir kilise duvarına çizdikleri resimlerle dileklerini mi dile getirirler? Sağlam bir gemi, sakin bir deniz mi? Oysa kaç donanmayı yolundan eyleyen Bahr-i Siyah fırtınayla sicilli.
Toplanan cennet bulutları yaklaşan yağmurun haberini veriyor. Yaratılış kabartmalarını karşıma alıyorum, yüzümü denize çevirerek oturuyorum banklardan birine. Son birkaç sahife. Aynı romanı ikinci kez bitiriyorum. İncil’in, “Bütün insanları affedin”, âyetine rağmen affetmeyi reddederek ölen sar’alı kahramanla karşılaşıyorum yeniden. Arada yıllarca zaman farkı. Çizdiğim cümleler birbirinden tümüyle farklı olsa da her defasında gafili olmadığım şu rüya cümleleri ile bitiriyorum Ezilenler’i:
“-Her şey bir rüyaydı Vanya.”
“-Neydi rüya olan?”
“-Her şey. Bu olup biten her şey.”
Doğruluyorum. Kendimi taşlarına, ağaçlarına, bahçelerine aşikâr ettiğim, şerh ettiğim, tekrar ettiğim, ezber ettiğim. Gün gelip red, gün gelip inkâr ettiğim. Özge cemâl bulamayıp, dönüp dolaşıp, yine kendime nazarla muhabbet ettiğim bahçeden çıkarken dönüp bir an bakıyorum geriye. Hayret! Taş kesilmemişim. Ama her şey bir zamansızlıkta donmuş, bir arada duruyor. Âdem, Havva suretinde karşısına dikilen yasak meyvenin ilk lokmasını çiğniyor orada. Selçuklu taş ustası, bir Kommen kilisesinin görkemli güney duvarına Selçuklu madalyonlarını bir imza haberi gibi konduruyor. Fatih Mehmed’in uğurlu kademinin izi Ayasofya’nın bahçesinde bir siyah gül vasfında duruyor. Güney girişinin doğu duvarında Cin Suresi’nin, içinde secde edilen mâbedlerin şüphesiz Allah’a mahsus olduğuna dair, XVIII. âyeti okunuyor: Zaman yarılıyor birden. Her şeyi kemâle erdiren, gölgeleştiren o büyülü dokunuş. Aynı cümle: Bir ân-ı ebedi. Lâkin şimdilik geçici.
Nazan BEKİROĞLU
Annem, hakkını helâl et bize
|
|
|||
| Nicedir abesle sınanan kalbimden geçen bambaşka bir yazı yazacaktım aslında ben. | |||
| Ama sen. Gelip de bütün senliğinle kalbime dolunca. Benim yazacağım yazı da, abesim de muktebesim de, yemin olsun en başta ben, artık kimin umurunda? Kimin umurunda şimdi acıyı yazıya çevirmenin felsefesi? Dostoyevski? Ya da Sophokles’in üçlemesi? Her şey öyle yitik ki!
Giderken, avucuna kına, boynuna ipek mendil. Davul zurna. Dönerken, turna katarı. Kurban bayramı. Top arabası. Böyle mi dönülür baba ocağına? “Fe eyne tezhebûn?” Nereye? Annem, böyle gitmeleri kimden öğrendin sen? Öyle gittin böyle mi geldin sen? Bak şimdi, bozalım masalı. Diyelim ki; Mehlika Sultan yedi gence âşıktı. Yedisi de sen. Sen diyorsam, sen dediğime bakma sen. Sen diyorsam sen gibi gitti-gider nicesi kalemimin, kirpiğimin ucunda, şimdi sen. Kim bilir kaç kez, aklımda bin bir türlü estetik teori, direksiyon başında konvoyuna düştüğüm. Ya da uğurlamasını uzaktan seyredip, benden hiç haberi olmasa da ardından gözyaşı döktüğüm yolcuların hepsi sen. E peki, n’oldun sen? Çarşıdan, izinden, hastaneden mi dönerken? Ne teyakkuz, ne de olağanüstü. Her şey en olağanaltında. AbesAbesAbes! Abes bu. Her birinde bir hayatın var ki hikâyelere sığmaz. Üç kuruşluk asker maaşını annesine gönderen, kapısız sıvasız evin onbaşısı da sen. Tezkeresine sayılı gün kalan da, kendisinden geriye iki yetim, iki bebek hecesi kalan da. “Kiminiz nişanlı, kiminiz evli”. Eve barka karışmamış, asker tıraşı sonrasına, bir tutam sırma saçın kokusunu bırakan da. Henüz yirmi yaşında. İki resim kalmış ondan renkli, fotoğraf baskısı. Biri önce öbürü sonra. İkisinin arasındaki mesafe de sen. İlkinde, yaşının bütün yaşama sevinciyle, hevâ ve hevesiyle dolu bir sen. Bir tebessüm ki kocaman. Hayatın ta kendisi. Diğerinde? Sahi, ne zaman büyüdün bunca sen? Sen, bunca, ne zaman değişmişsin annem? Nasıl yüklenmişsin boyunca yükü? Nasıl adam olmuşsun bunca? Sahi, sen ne zaman aldın bu yolu? Bu nurdan kanatlar senin sırtına ne zaman takıldı, bu bakışları senin gözlerine kim astı? Tek değilsin ki, bir bugün değilsin ki sen. Gencecik omuzlarında tekrar ettiğin tarihçenin de cümlesi sen, ez-cümlesi sen. Bir daha bak, buğusu şöyle sıyrılmış zamansızlık aynasının içine. Hepsi orada. Söz konusu, her şeyden ama her şeyden vazgeçmek olunca hepsi de sen oluyorsun sonunda. Bir onbaşının günlüğünden doğu cephesi. Bir teğmenin gözünden Sarıkamış. Tek bir gerçek var şimdi. Onun da dünü sen bugünü sen. Yedi düvel dokuz cephe. SarıkamışGaliçyaFilistinÇanakkale. Allah aşkına ne işin var Yemen’de? Hepsi de sende. Körpe bir fidan gibi önce ellerinden ayaklarından donmaya başlayan da. Boğazına kadar tifüs, hücrelerine kadar çile. Dağ bayır, uçum vadi. Çadır yok, ateş yok, kar ölüm sessizliği. Sersefil perperişan. Üç gün beş gün on gün lokma geçmemiş kursak. Cenaze katarı erzak arabası. Erzak dediğin de bir avuç kavrulmuş arpa. İnanılmıyor değil mi? Koskoca devletin koskoca ordusu bu işte. Hepsinin özü özeti, hepsinin kaderi değilse de tecellisi annem, sende. Değişen bir şey yok buralarda; hikâye, yavrum, aynı hikâye. Hiçbir “ezberin” de hiçbir “ezberbozumun” da anlamı yok şimdi çokbilmiş dudakların tekrar ettiği çokbilmiş sulusepken, fitne fücur solucan sözcüklerde. Kopan çığlıkta, taş kesilmiş acının safran sarısında ya da bağı çözülen dizde ve bildiğim bilmediğim nicesinde. Bildiğim sadece sen. Hepsi de bizim için/SEN. Şimdi ki gidenin kalandan değil, yaşayanın ölenden helâllik dilediği tek mecliste. Annem, hakkını helâl et bize. nazan bekiroğlu |
|||
karar
| …binaenaleyh sanığın her ne kadar, sözü edilen kişi ve kurumları, bazı kamu kurumlarının eleman, ekipman ve yasal otoritesini kötüye kullanmak suretiyle çökertmek, | |||
| tâbir-i âmiyâne ile işlerini bitirmek için kanunsuz evrak düzenlediği vesaire gibi incir çekirdeğini doldurmayan birtakım tırışka şeylerle itham edildiği tam olarak sübût bulmamış ve bu ithamların ciddi şeylerden olmaktan ziyade cumhuriyet’in çok güvenilir, çok saygıdeğer, çok prestijli kurumlarına iftira atmak, karalamak maksadıyla tertib edildiği istikametinde mahkememizce çok güçlü ve güvenilir bir kanaat hâsıl bulunmuş olmasına rağmen yüce mahkememiz yine de bulunduğu iddia edilen suç belgesini ve yan delilleri incelemeye almış, mütebahhiresine güvenilir ehlivukuf kişiler mârifetiyle yaptırdığı tahkikat neticesinde sözü edilen belgenin bünyesindeki rutubet miktarını ölçtürerek bahsekonu imzada yeterince ıslatıcı su bileşenine rastlanılmadığı tesbit edilmiş olmakla, mezkur ıslak imzalı belgenin yersen yoğurt içersen ayran kıvamında ve kararında, menşei meşkûk, mes’ulleri gaib, azmettirenleri mübhem, detayları bulanık, muhtevası karanlık bir vesika olduğu istikametinde son derece ciddi bir kanaat kesâfeti hâsıl bulunmuş olduğundan ve icabında her isteyen vatandaşın bir dolmakalem ve yazıcı tedarik edebileceği hususunda bir engel bulunmadığını anlaşıldığından mezkur belgenin otantikliği istikametinde vahim ve şiddetli şüphelerin varlığına kanaat getirmekle ve fakat maznunun imza nümûneleri arasında çelişik örneklere rastlanılması maznunun suiniyetine değil de insanoğlunun muhtelif zaman ve yerlerde değişen hâlet-i rûhiyesine binaen imzâsında muhtelif tebeddülâta rastlanmasının olağanlığına dair kara Avrupası hukukunda geliştirilen içtihadı nazar-ı itibare almak suretiyle maznunun, atılı cürmü işleyip işlemediği meselesinin değil bizzat bizim mahkememiz, dünyanın hiçbir babayiğit mahkeme heyetince isbatının mümkün olamayacağına ekseriyyet-i ârâ ile hükmolunarak meselenin esasına geçilerek sanığın esasen ilk tevkifi esnasında tam tamına 18 saat, 21 dakika 8 saniye, ikinci tevkifi esnasında ise 43 saat, 34 dakika ve 25 saniye mevkuf kalmak suretiyle cem’an 61 saat, 55 dakika ve 33 saniye tutuklu kaldığı, savcının raporundan anlaşıldığı için maznun hakkında her ne kadar deliller pek bir şeye benzemiyorsa da her ihtimâle karşı bir mikdar ceza tesisinde lâzım geldiği eşe dosta karşı izah zımnında lüzumlu göründüğü vechile sanığa, evrak tanziminden değil ama ilk duruşmasında mahkeme huzuruna kravatsız çıkması gözönüne alındığında cem’an 48 saatlik ufacık bir hapis cezası verilmesi münasip görülerek mahkûmun zaten tutukevinde kaldığı sürelerin infazı, yüce ve muazzez heyetimizce hükmolunan ceza ile mahsub edilerek şöyle böyle 13 saat fazla göründüğü için sanığın işbu dakikadan ba’de, sâniye sektirilmeksizin, derhal ve azami saygı gösterilip filarmoni mızıkası ile tahliyesine, ceza zaten infaz edildiği için sanığa atılan suçun ebediyyen, hava, kara, deniz ve jandarma mıntakalarında tamamen yok sayılmasına, takdir edilen cezanın sanığın siciline geçirilmemesine ve buna mukabil fazladan infaz edilen 13 saat için Adalet Bakanlığı bütçesinden, her saniyesine bin yüz milyon Türk Lirası takdir olunmak suretiyle tazminat itâsına ve tazminatın tahliye anına denk getirilmesine ve bu esnada çerden çöpten iddialarla mahkememizi meşgul ettikleri için müddei durumundaki kişi ve kuruluşların alenen te’dip ve ikazına ve bu bâbda maznûnun, kanunda yazılı süre zarfında temyiz hakkının mahfuz bulunduğuna kemâl-i hukuk ve nasfetle karar verildi. |
Egemenlik kayıtlı ve şartlı bile milletin değildir
Egemenlik kayıtlı ve şartlı bile milletin değildir!
Bu cümlenin sahibi ben değil, Anayasa Mahkemesi’dir. Bunu 5 Haziran 2008 Başörtüsü yasasını iptal kararıyla değil, resmi internet sitesinde açıkça yazmaktadır.
Hakimiyetin kayıtsız şartsız milletin olmadığına Mahkeme bugün değil, kuruluşundan beri inanmaktadır. Zaten kuruluş sebebi bu anlayışın terkiymiş.
Anayasa Mahkemesi internet sitesinde Mahkeme’nin tarihçesi bölümünde ilgili açıklama şöyle:
1961 Anayasası, 1924 Anayasası’nın “Ulusal Egemenlik” ilkesinden değişik bir egemenlik anlayışını kabul etmiştir. Bu anlayış, 1982 Anayasası’nca da benimsenmiştir.
1961 Anayasası’nın 4. maddesine göre “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir”. Maddenin bu ilk fıkrası, 1924 Anayasası’nın 3. maddesinden olduğu gibi alınmıştır.
Ancak, 1961 ve 1982 Anayasalarının egemenliğin nasıl kurulacağını gösteren tümceleri, 1924 Anayasası’ndan oldukça değişik bir içeriktedir: “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar tarafından kullanır.”
Türk Anayasa tarihi yönünden ele alındığında bu kuralın temel amacının, Parlamentonun üstünlüğüne son vermek olduğu söylenebilir. Parlamentonun üstünlüğü 1924 Anayasası’nın en temel özelliği idi. İlk kez 1961 ve ondan sonra da 1982 Anayasası’nda benimsenen bu yeni ilkenin, yani egemenliğin Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organlar tarafından kullanılmasının öngörülmesiyle birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi, ulus adına egemenliği kullanan tek organ olmaktan çıkmıştır. 1961 ve 1982 Anayasaları, egemenliğin kullanılmasında yargıya önemli yetkiler tanımışlardır.
Özellikle, Anayasa Mahkemesi, Parlamentonun çıkardığı yasaların anayasaya uygunluğunu denetlemesi nedeniyle egemenliğin kullanılmasında önemli bir paya sahiptir.
Yukarıdaki düşünceyi taşıyan bir mahkemenin Meclis’in çıkardığı yasaları esastan incelemesi kadar daha doğal ne olabilir ki.
Anayasa Mahkemesi internet sitesine göre, artık ulusal egemenlik yok, yargıçsal egemenlik var. 1924 Anayasası yok onun yerine 61 ve 82 Darbe Anayasaları var ve bu darbe Anayasaları da Meclis’in üstünlüğüne son vermiştir.
Buna inanan bir Mahkeme, Cumhuriyeti ve demokrasiyi ne kadar içselleştirebilir? Şu anda her söylemde kullandıkları Cumhuriyet’i Genç Siviller’in deyimiyle bu kararla ortadan kaldırmışlardır.
Anayasa Mahkemesi sitesinde bulunan yukarıdaki açıklama resmen Cumhuriyete ve Demokrasiye yönelik bir darbedir. Buna göre egemenlik kayıtsız şartsız değil, kayıtlı ve şartlı bile milletin değildir. Mevcut karar bunun açık bir delilidir.
tut
Son kaya iniyor kuyu aydınlanıyor
Ses insanın derinlerde parlayan
Son isyan denemesi oluyor güzel
İçimde yaman tutuk bir şair doğuyor
Tut elimden
Dosta düşmana karşı bir iyi konuşayım
Tut
Kulede saat kırılmasın
Geyikler sağır
Rüyalar boğuk olmasın
Son kıral ağlıyor, üstünde son kuş yoruluyor
Halkın kayıp annelere karşı saygısı yok
Tut elimden
Düşen tüyleri toplayalım
Tut
İsimsiz çocuk ağlamasın
Kuyuda ışık sönmesin
Kırk oda içiçe dönmesin
Halayıklar sağır
Dualar boğuk olmasın
Son insan yürüyor
Tut elimden kaçalım
Kaçalım kaçalım
Bizi kimseler görmesin
Arıyanlar bulmasın
Tren duvarları sarsmasın
Yürek bu kadar hızlı çarpmasın
Kan böylesine hızlı akmasın
Askın kulakları sağır
Sesi boğuk olmasın
köse

Saçlarını kimler için bölük bölük yapmışsın
Saçlarını ruhumun evliyalarınca örülen
Tarif edilmez güllerin yankısı gözlerin
Gözlerin kac kişinin gözlerinde gezinir
Sen kaç köşeli yıldızsın
Fabrika dumanlarında resmin
Kirli ve temiz haritaları doldurmuşsun
Hatırasız ve geleceksiz bir iç deniz gibi
Aşka veda etmiş topraklarda durmuşsun
Benim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim
Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana
Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim
Sen kaç köşeli yıldızsın
Evlerinin içi ayna döşeli
Ayna hatıra gözler ve sevmek
Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli
Bir köşe gidince bin köşe yeniden gelecek
Ayna hatıra gözler ve sevmek
Evlerinin içi kabartma bahar
Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar
Halıları öpe öpe nakış yapar nakış gibi ayaklar
Siz söyleyin insan seve seve ölmez ne yapar
Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar
Evlerinin içi yeni güllerden
Görülmemiş güneşleri görülmemiş gözlerine getiren
Sağ köşedeki entari sol köşedeki şapka
Beni katıl suların ortasına bıraka
Katıl sular güneşi gözlerinden götüren
Evlerinin içi gurur döşeli
Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli
Sen geldin benim deli köşemde durdun
Bulutlar geldi üstünde durdu
Merhametin ta kendisiydi gözlerin
Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu
Bulutlar geldi altında durduk
Konuştun güneşi hatırlıyordum
Gariptin yepyeni bir sesin vardı
Bu ses öyle benim öyle yabancı
Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı
Dişlerin öpülen çocuk yüzleri
Güneşe açılan küçük aynalar
Sert içkiler keskin kokular dişlerin
İçinden geçilen küçük aynalar
Ve güldün rengarenk yağmurlar yağdı
İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı
Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak
Yaralı bir ceylan kalbi gibi içli bir sesin vardı
Sen geldin benim deli köşemde durdun
Bulutlar geldi üstünde durdu
Merhametin ta kendisiydi gözlerin
Taşların ortasında Leylanın gözleri
Leyla köşe köşe göz göz şiirin ortasında
Ben Leylayı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri
Leyla ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında
Ben Leyla gibi güneş doğarken uyanamam
Şehir gece gündüz benim içimde uyur
Leylayı götürüp Londranın ortasına bıraksam
Bir bülbül gibi yaşayışını değiştirmez çocuktur
Leyla diyorsam kesik yanaklarıyla Leyla
Üç köşeli dünyasıyla
Okuyla yayıyla yaylasıyla acımasıyla
Leyla diyorsam şu bizim gerçek Leyla
Biz seni işte böyle seviyoruz Leyla
O gitti bize ağlamak kaldı kala kala
Beni yeraltı sularına karşı iyi savun
Tırnağını taşa sürten yitik keçilere karşı
Bu çeşmenin üç köşesinden hangisinden su içecek
Senin bahtsız ve mesut Eyyubun
Atların en güzel biçimini sessizce kalbime indiriyor
İçımde İstanbul çalkanırken bozbulanık çeşme
Bir dans için can vermeğe hazır bekliyorum
Sen orda gelirayak kuklalara insan gibi konuşmasını öğretme
Su akıyor birikiyor kan lekeleri
Kurtulsam diyorum bir eser buna engel
Öyle büyüyor öyle çoğalıyorsun
İstanbul kalmıyor
Hangi köşesinde huzur o köşesinde sen
Hangi köşesinde yeni çağlara uygun odalar
Ben bölünmez bir şairsem
Sen bölünmez bir anne
Bir çeşme
sana bana vatanıma ülkemin güzel insanlarına dair

”Telgrafın tellerini kurşunlamalı”
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.
Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.
İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında
Can veren oğullarının.
Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan.
Nice akşamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
Haber sormaya korkan
Genç kızların yüreğinden almıştır.
Bir de baharlar bilirim
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
Anadolu bozkırlarında
İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru
Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
Cesur otobüs pencerelerinden
Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen
Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.
Yazlar bilirim memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
Mavzerinin demirini alnına dayamış
Yüreği susuzluktan bunalan
İçinden mahpushane çeşmeleri akan
Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
Apansız silahına davranan
Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
Yazlar bilirim memleketime özgü
Güzler bilirim ülkeme dair
Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir
Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
Kalbim gibi
Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
Titreyen kenar mahalle çocukları
Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için
Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.
Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.
İsyan şiirleri bilirim sonra
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.
Müslüman yürekler bilirim daha
Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet
Eller bilirim haşin hoyrat mert
Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
Her kırışığı sorulacak bir hesabı
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.
Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
Can kuşum, umudum, canım sevgilim.
bulmak
Bir an kayboldun gibi! yaşadım kıyameti
Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti
Yeniden su yürüdü dalıma yaprağıma
Bir bakışın can verdi kurumuş toprağıma
Çiçeğe durdu kalbim içtim parmaklarından
Göz çeşmem suya erdi sevda kaynaklarından
Bir aydınlık denizin sonsuz derinliğinde
Yüzüyorum gözünün yeşil serinliğinde
Bir ışık bir kelebek biraz çiçek biraz kuş
Yeni bir ülke yüzün ellerimde kaybolmuş
Soluğum bir kuş gibi uçuyor ellerine
Kapılıp gidiyorum saçının sellerine
Gözlerinden göğüme sayısız yıldız akar
Bir gülüşün içimde binlerce lamba yakar
Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin adın
Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar yakın
Tabiat bir bembeyaz gelinlik giymiş gibi
Yüzüme kar yağıyor sanki elinmiş gibi
Sensiz geçen zamanı belli yaşamamışım
Sensizlik bir kuyuymuş onu aşamamışım
Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden
İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden
Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm
ask risalesi
Dirilmek yeniden
Yerin uyanması gibi kımıldaması gibi toprağın
Bulutları yarması gibi gün ışığının
Yağmurun ansızın boşanması
Binlerce kuşun bir anda parlaması havalanması
Erimesi gibi karların ve buzulların
Patlaması gibi dal uçlarında tomurcukların
Dirilmek yeniden
Yüzyıl süren bir berzahtan geçmişiz gibi
Kandan kinden öfkeden
Üstümüze bir sağnak boşanmış gibi
Sürekli lekelendiğimiz çözülmeye terkedildiğimiz
Bir bataktan çıkar gibi.
Yürürken otururken yatarken
Hep çürümek durumunda kalmış
Duyduklarımızdan dolayı kulaklarımız
Gördüklerimizden ötürü gözlerimiz
Dokunduklarımız için ellerimiz.
Belli bir bozgun yaşamışız
Her şeye ölüm dadanmış sanki
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar
Çocukluk kalkmış dünyadan gibi
Her çocuk antik çağ filozoflarından bir kalıntı sanki.
Aşkın son saltanatını yaşamak içinmi ey kalbim
Ruhun serüvenine bir kale olmak için mi?
Bu başkaldırma kanatlanma.
Durmadan geçiyordu o zamanlar
Üstümüzden tanklar toplar binler tonluk arabalar
Boğuk bir ses madeni bir böğürme
Bir metropol devinin içimiz titreten iniltisi
Ta uzaklarda şehirlerin üstünde kımıldayan
Bir korkunun yüreğimizde biriken tedirginliği
Bir sam yeli gibi bedenimizi yüzümüzü saçlarımızı
Yalayarak
Çekiyordu bizi ve herkesi.
Ama sen uzaklardaydın ey kalbim
Uzaklardaydın, sevdiğim uzaklardaydı
Ayın ve yıldızların çağlayarak
Berrak şelaleler yaparak
Coşku içinde aktığı
Bir yerlerdeydi.
Hani bir gün bir çobana rastlamıştık
Kavalıyla bir sümbülü emziriyordu
Adı ferhat mıydı neydi
Koyunların kurtların böceklerin ve çiçeklerin
Sadakatten mest oldukları
Her birinin gözlerinde
Kaybolur gibi kayar gibi
Dalıp gittiğimiz o saadet evreni
Kayaların yüzlerinden okuduğumuz o ebedi bilinç
Bizi çekip almıştı kılcal damarlarımızdan.
Yaslan göğsüme sevdiğim
Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir
Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir toprak gibidir
Sen ki bulut gibisin
Ay gibisin güneş gibisin bazan.
Usul usul inen
Yağmur tıpırtılarını
Dinler gibi
Dalıp gitmiştik
Sen konuşuyordun
İpil ipil yağan bir yağmur gibi konuşuyordun
Onlar ki konuklarımızdı
Adları Keremdi Yusuftu Kaystı
Hepsi de ezelden tanıdıktı dosttu.
( Ara Çağrı )
Sen bir taze haber gibi gelmiştin unutmadım
Her gelişin bir taze haberdi unutmadım
Aşktı alıp verilen altın bir vakitti yaşadığımız
Bir muştuyu algılamanın sürekli gerilimiydi sanki
unutmadım
Can oynanırdı evlerde yollarda meydanlarda
Can alınıp can verilirdi hiç unutmadım
Sen uyurdun uykun bir tepeden seyredilen uçsuz bir vadi
Kıyısından seyredilen bir denizdi sanki unutmadım
Ah sevgili ! Hayat görünürdü kapından, bir çırpınış
yüreklerimizde
Sen evinden çıktığında güneşler doğardı içimizde
unutmadım
Toprağa düşen tohum onda gizlenen renk şekil koku
Senin için biçimlenirdi renklenirdi kokardı senin için
unutmadım
Ebedi masum çocuklar zamanın solmayan çiçekleri
İstemişlerdi de ezan okumuştu Bilal bir sabah
unutmadım
O dirildi O dirildi diye birden çalkalanan sokaklar
Ölüm ki sonsuza açılan bir kapıydı hiç unutmadım
Ey aşk ey dirilik soluğu ey evrenin hareket kaynağı
Nasıl unuturum nasıl unuturum hiç unutmadım.
Haydi gel sevgilim
Uzanalım toprağın altına
Çiçekler mayalansın göğsümüzde
Bu akıp giden bu kör gidip yol giden
Kalabalıkları bu insanları
Ezen çiçekleri, bir kere bile farkına varmayan
Dökülen bu yıldızları yağmur birikintilerine
Çiğneyerek geçen bu adamları ve kadınları
Uyarmak için bir an durdurmak için
Bu bizi terkeden, bacaları öksüz ve boynu bükük
İçimizde sonsuzluk kavislerinden izlerini taşıdığımız
Ama şimdi kendimizi zorlasak da
anımsayamadığımız tasarlayamadığımız o kırlangıçları
Ah tekrar dönülebilir mi? yaşayabilirmiyiz ?
Uzansak yerin altına ve toprak olsak.
Haydi gel sevgilim
Bir daha deneyelim
Bir kere daha kesmek için yolunu kalabalıkların
Yüreğimizden gönlümüzün derinliğinden
Vermek hep vermek için
Çünkü dağıttıkça çoğalır bizim zenginliğimiz
Aşkın bir adı da berekettir
En iyi anlatandır o
Hirada bir mağarada
Gözden döküleni
Gönülden geçeni.
Ah hep o kelimeyi bulmak için bütün bu
Çabalarım
Seni çağıracak olan.
Nasıl da unuttuk
Oysa daha anar anmaz adını
Ansızın patlayan bahara bir pencere açmışız gibi
Kış ortasında çıkıveren güneş gibi
Birden sıyrılıverip bulutlardan
Üryan görülen can gibi
Doldururdun içimizi
Ve eviçlerimizi.
Ah oruçlu bir ağustos vaktinde
Bir kayanın dibinden kaynayan
Soğuk ve berrak sulara
Uzanıp kana kana
Avuç avuç alıp
Yüzümüzde içimizde
Duyduğumuz
Gibi
Aşk.
Ah bir yalnızlık vaktinde
Herkesle birlikte olduğumuz
Gene de yalnız olduğumuz
Bir parkta
Ta uzaklardan gelir gibi
Bir tamburdan bir ezginin
Bizi bizden ve herşeyden
Alıp götürdüğü gibi
Aşk.
Haydi gel sevgilim gene arayalım
Makam-ı İbrahimde rastlanan ayak izlerini
Dedesinin elinden tutup Kubays dağına götürdüğü
Yüzüsuyu hürmetine yağmur istediği
Yeryüzünün bereketlenip çiçeklerle bezendiği
Develerin coşarak çöllerde
Ayak sesleriyle şiirler bestelediği
O vakitleri.
Haydi gel bir daha bir daha
Arayalım
Herkesin ve herşeyin uykuya vardığı
Bir vakitte
Gürül gürül
Bardaktan boşanır gibi
Yeryüzünü ve gökyüzünü
Dünyanın bu yüzünü ve öbür yüzünü
Geceyi ve gündüzü
Dolduran
Yüreğimizi kuşatan
O kitaptan
Okunanı.
Yaşamak, avını gözleyen
Sessiz gergin
Soluk soluğa
Bir atmaca
Sağ elimin
Parmakları ucunda.
Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.
Bir yıldız kayıyor kayıyor kayıyor
Bir dal uzuyor uzuyor
Bir gül kanıyor bir seher vaktinde
Yanıyor bir ateş için için
İçimde içimin de içinde
Bir ezgi dönüyor dönüyor dönüyor
Bir ney eriyor dudaklarımda
Aşkın bir adı da yorulmamaktır.
orada bir insan yasıyor
orda bir insan yaşıyor
geleceğin bütün çiçekleri bugünün çiçeklerinin içindedir.(çin atasözü)
merhaba türkiye.amerika’dan döneli nerdeyse 15 gün olacak.ilk günlerim geceyle gündüzü birbirine karıştıran alaca bulacalı geçecek ve kendime geleceğim sanıyordum. öyle olmadı.amerika kıtasında gördüğüm güneş gözlerimi öyle bir kamaştırmıştı ki ne zaman ayılacağımı henüz bilmiyorum.orada bir insan yaşıyor.bir insan.sizin gibi, benim gibi.orta boylu, terbiyeli, mütevazi, mükrim hatta güler yüzlü, dikkatli,sevimli, zarif.orda bir insan yaşıyor; yazdıklarını hiç yazmamış gibi, hutbelerini hiç söylememiş gibi, yaptığı hayırları hiç bilmiyormuş gibi.orda bir insan yaşıyor; hiç yaşamamış gibi. orda bir insan yaşıyor adem aleyh selamdan beri yaşıyormuş gibi.derin gözlerinde bir bebeğin safiyeti; her şeyi yeni görür gibi.adem aleyh selam’ın cennetteki safiyeti, iffeti, allaha olan kurbiyeti ve inkıyadı, hakkın her emrine boyun kesişi ve teslimiyeti. orda bir insan yaşıyor; terbiyesini rabbi vermiş,orda bir insan yaşıyor genlerini ecdadından, allah’ın sevgilisinin damarlarından almış.orda bir insan yaşıyor dostlar;ne siz sorun ne ben söyleyeyim. orda bir insan yaşıyor;gök yüzünde yalnız gezen yıldızlar kadar yalnız. orda bir insan yaşıyor; kalbinde yüreğinde ,yüreceğinde mahlukatın bütününe ve hepsinin halikına aşktan, şevkten ,hasretten başka hiçbir şeyi olmayan. orda bir insan yaşıyor; sizi, beni, kendisini sevmeyenleri ve sevenleri seven. orda bir insan yaşıyor;beyninde hepimizi taşıyan. orda bir insan yaşıyor; projeleri bin yıllar öncesinden gelen ve bin yıllar sonrasına giden,on altı yaşındaki bir genç kıza “bir bardak su olsa da içsem,ömür boyu kapısında dursam da ona hizmet etsem” dedirten. orda bir insan yaşıyor ah türkiye; senin için, senin evladların için yanıp tutuşan,…. ,senin evlatların içim ispanya da şatolar değil, seul de ya da toronto okullar kurduran.senin torunların için hahamları dost kardinalleri kardeş , çinli ya da japon profesörleri senin mukaddeslerin agah ve ayan kılan.dokuz dil konuşan amerika ya da hint asıllı hanım profesörlere sosyal bilim literatürüne “gm” gülen movement , gülen hareketi diye bu ülke insanının başardığı hareketi bir marka olarak kayda geçirten. orda bir insan yaşıyor; eski büyükelçilerin kendisine saygılarını sunduğu, eski milli eğitim bakanlarının kucakladığı. orda bir insan yaşıyor;en gözü kara gazeteciler için dünyanın en sıcak konularına ışık tutan. orda bir insan yaşıyor;amerika’yı değil dünyanın tamamını kendine gurbet bilen. orda bir insan yaşıyor ah türkiye; elleri değil bastığı yerler öpülesi. orda bir insan yaşıyor; insan desem değil, değil desem değil. orda bir insan yaşıyor;ciddi mi ciddi, afif mi afif, alim mi alim, allah’a kurbiyetini ben bilmem o bilir, o bilmez allah bilir.ah türkiye, orda bir insan yaşıyor, kıymetini ne sen bilirsin ne ben bilirim.kıymetini bilse bilse yüzyıllar öncesinin asyasından ahmet yesevi bilir, yüzyıllar öncesinin endülüs’ünden muhiddin arabi bilir, yüzyıllar öncesinin konya’sından hazreti mevlana bilir.bir de anasının elini öpen, babasının duasını alan, eşe dosta veda edip “yeryüzü bize mescit kılındı” diye peygamber-i zişanımızın izini sürüp yeryüzüne dağılan hizmet erleri bilir.geleceğin dünyasının velileri olan güzel insanlar bilir.yapma türkiye, etme türkiye.yeryüzünün bu en kıymetli mücevherini yaban ellere atma türkiye.al başına taç et türkiye
ümit meriç yazan
